Bitmeyen tezatlıklar yaşamımızın bir parçası olmuş. Satranç oyunu için hayatın kendisi derler. Bir düşünsenize kazanmak, ele geçirmek, yenmek stratejik oyunlar ve sonunda şah mat…
Hayat böyle mi olmalı? Paylaşmalı, inanmalı, saygı duymalı, sevmeli, yaşatmalı bir nevi el uzatmalı, zorlanan varsa bunu fırsat bilmemeli. Yarışmacılık kuşaklar boyu günümüze evrile evrile taşınmış. Olmalı mı? Şöyle bir tarihe bakarsak bence güzel olacak.
Walter Laird ve Lorraine Reynolds 1971 yılında sunumlarından önce dansları anons edip sonra dans ediyorlar. Dans anonsu kısmına dikkatlice bakarsanız dans adı, o dansın karakterini taşıyor. Nefes nefese geçen her sunum büyük bir anlatım barındırıyor. Amaç kesinlikle hareket değil! O yüksek standartlı balo salonlarından, bugün basketbol sahalarında yapılan yarışmalara geldik. 1962-1964 yıllarında 3 yıl üst üste Dünya Şampiyonu olan bay Laird dans tarafını hep önemseyerek aktardı. Artık sanat demiyorum. Dans ve spor diye bakmaya başladım. Dans, sanat ve sporun buluştuğu bir branş derken sanatı kaybettik. Artık görmemiz gereken dans ile spor kıyasında. Fiziksel bir aktivite olması değil müsabaka yönüyle biz buna spor demeye başladık. Ancak dansçı kimliklerimizi unuttuk. Ben satranç oyununu yarışmalara benzetiyorum ama dans bence böyle anılmamalı, yaşam gibi olmalı. Bunu yönetmek çok zor. Yarışan hocalar, kulüpler ve aileler ne yazık ki dans eden bedenlerin duyguları ile oynuyorlar.
Dansçılara kısa bir tavsiyem var!
Herkes kaybeder ama sen hep kazanırsın! Gelişen çünkü sensin. Başkan, antrenör ve aileler dansçıya özenirler. Ama bilinmeli ki dansçılık, konuşarak olmuyor. Teknik temeller üstünde kişisel farklılık yaratmasını istediğimiz dansçıların kıyasını yaparak bir tezatlık daha oluşturuyoruz.
Lütfen dansçılarımızı düşünelim…
Arman ESEN
