Adalet… Belki bu bir spor terimi değildir, ancak sporun ruhunun temelini oluşturur. Özellikle yarışma ortamlarında hepimizin ortak bir beklentisi vardır: hakkaniyet.
Geçtiğimiz günlerde şahitlik ettiğimiz bir Dünya Şampiyonası, bu beklentinin ne denli hayal kırıklığına uğrayabileceğini gözler önüne serdi. Yıllar içinde oluşturulan bir sistem düşünün: amacı, subjektif kriterlerin ötesine geçerek bir gün dans sporunu olimpiyatlara taşıyacak kadar adil bir yapıya kavuşmak. Bu uğurda kitaplar yazıldı, seminerler düzenlendi, sınavlar yapıldı… Her şey daha adil bir sistem için.
Ancak sonra bu sistemin bir parçası, yani yarışmalar, farklı organizatörlere devredilmeye başlandı. Hakemlerin adil kararlar vermesi için oluşturulan inisiyatif, organizatörlerin kontrolüne bırakıldı. İşte tam da bu noktada adaletin yerini oyunlar almaya başladı.
Bir Dünya Şampiyonası düşünün ki:
Hakem panelinde yer almayan bir hakem, yarışma sırasında diğer hakemlerin arasına giriyor, baş hakemle konuşuyor, ardından değerlendirme hakemlerinin masasından telefonla bir şeyler çekiyor.
Sahada yarışmakta olan dansçısına göz işaretleriyle mesajlar veriyor.
Bunların hepsi, seyirciler ve veliler tarafından açıkça izlenebiliyor.
Hatta federasyonun genel sekreteri de o salonda, gözleri açıksa bu yaşananları görüyor.
Bir dansçının adı anons edilmeden piste çıkıp selamlaması normal karşılanıyor. Çünkü bu sahne artık alışılagelmiş. O kadar ki, finale bile kalamayacak bir dansçının nasıl 2. olabildiğini şaşırmadan izliyoruz.
Federasyonun içindeki bazı hakemlerin bile şu cümleleri kurabildiğini duyduk:
“Organizatör sporcumun numarasını sordu. Çünkü her şeyin bir karşılığı var. Ben de ona bir numara söyleyeceğim.”
Bu, sadece bizim değil, birçok sporcunun hakkının gasp edilmesi anlamına geliyor. Örneğin, yarışmanın yapıldığı ülkede net bir üstünlüğe sahip bir dansçının açık ara önde olmasına rağmen, organizasyonun desteklediği başka bir sporcunun öne çıkarılması yönünde kulis bilgileri konuşuluyordu. Bu durumu savunan bazı sesler şöyle dedi:
“O dansçı da kötü değildi.”
Evet, belki kötü değildi. Ama çok açık bir farkla daha iyi olan bir dansçının önüne geçmek adaletle bağdaşmaz. Yarışma afişlerinde hangi dansçıyı birinci yapacaklarsa onun görseli kullanıldı. Hafızalara, “Bu yarışmayı o dansçı kazanacak” mesajı kazındı. Tüm bu sistematik planların ardından biz sadece adaletsizliği değil, aynı zamanda kötü bir organizasyonu da tecrübe ettik.
Pistin ölçüleri öyle yetersizdi ki, kendi ülkemizde düzenlenecek ulusal bir yarışmada bu durum yarışma iptali sebebi olurdu. Zemin ise o kadar kötüydü ki, daha ilk günün ilk saatlerinde pistin bir kısmı kapatılıp küçültüldü.
Bir diğer üzücü tablo ise şu oldu:
Yarışmanın sonunda desteklenen sporcu birinciliği kazandığında, tüm salon ayağa kalkarak marşı dinledi. Ancak başka bir ülkenin marşı okunurken, destekleyici ekip ayağa dahi kalkmadı. Bu, sadece spor ahlakına değil, insani saygıya da terstir.
Sevgili dansçılarımız bu adaletsizliği çıplak gözle izlediler. Gözyaşlarıyla ağladılar. Bu gözyaşları sadece yarışma sonuçlarına değil, sistemin tamamına duydukları kırgınlıktandı. Çünkü “Çalışırsan kazanırsın” ilkesi, onların tek motivasyonuydu. Ve bu inanç, bu yarışmayla derinden sarsıldı.
Son olarak şunu sormak gerekiyor:
Bu oyunların karşılığında neler verildi?
Ve bu denli açık adaletsizliklere nasıl olur da böylesine sessiz kalınır?
Dansçı için umut her zaman var. Yazının gözyaşı bölümü bize şunu gösteriyor ki kupa adaletle verilmesede iyi dans ettiğinizde gönüller adaletsiz kalmıyor.
Biz dans severler birincimizi çoktan seçtik.
Arman ESEN
