Bazı insanlar hayatımıza gerçekten girmezler önce. Uzaktan gelirler. Bir kasetin içinden, eski bir görüntünün titreyen çizgilerinden, bir yarışma kaydından, bir fotoğraftan… Yıllarca yalnızca izlediğimiz, hayranlık duyduğumuz, hatta farkında olmadan kendi yolumuzu tarif ederken ölçü aldığımız bir insan olarak kalırlar.
Hanna Karttunen benim için böyle bir isimdi.
Bugünün dünyasında bir dansçıyı takip etmek son derece kolay. Birkaç saniye içinde yüzlerce videosuna, röportajına, antrenmanına ulaşabiliyoruz. Oysa benim Hanna’yı ilk izlediğim yıllarda dünya böyle değildi. İnternet hayatımızın merkezinde değildi. Bir VHS kaseti, bazen defalarca izlenen birkaç dakikalık bir kayıt, insanın eğitim hayatında sandığımızdan çok daha büyük bir yere sahip olabiliyordu.
Benim ilk dans öğretmenlerimden biri, bir bakıma, elimdeki o kasetti.
Hanna Karttunen’in Paul Killick ile dans ettiği görüntüleri kaç kez izlediğimi bugün gerçekten hatırlamam mümkün değil. Hareketlerini, beden kullanımını, bir müziğin içinde nasıl var olduğunu, dansın yalnızca adımlardan ibaret olmadığını anlatan o hâlini tekrar tekrar izledim. İlk partnerimle çalışırken de, kendimi dansçı olarak geliştirirken de, yıllar sonra öğrencilerimi yetiştirirken de o görüntüler zihnimin bir köşesinde yaşamaya devam etti.
Hayranlığım yalnızca dansına değildi. Bedenine gösterdiği özen, yaşam biçimi, disiplini ve dansçı kimliğini taşıma biçimi de benim için hep dikkat çekiciydi.
Yıllar içinde öğrenciler yetiştirmeye başladığımda bazen içimden şunu geçirirdim:

“Her biri kendi yolunda bir Hanna olabilse…”
Elbette burada kastettiğim bir insanı taklit etmek değildi. Onun dansındaki kaliteye, araştırmaya, disipline, özgünlüğe ve bedensel zekâya yaklaşabilmekti.
Kendi dans hayatımla ilgili ise zaman zaman şakayla karışık başka bir düşüncem olurdu. Kendimi biraz şanssız sayardım. “Şansım olsaydı benim de böyle bir partnerim olurdu,” derdim. Aslında mesele yalnızca iyi bir partner değildi; “Hanna Karttunen gibi” bir partnerden söz ediyordum.
Sonra hayat devam etti.
Bir okul kurduk. Yıllar geçti. On yedi yıl boyunca yüzlerce öğrenciyle çalıştık, pek çok değerli öğretmeni ve dansçıyı okulumuzda ağırladık. Bir sistem kurmaya, çocukları yalnızca yarışmaya değil, dansı anlamaya hazırlamaya çalıştık. Bazen doğru yaptığımızdan emin olduk, bazen sorguladık, bazen yeniden başladık.
Ve bir gün insanın içinde çok uzun zamandır bekleyen bir düşünce artık “zamanı geldi” diyor.
Hanna’ya bir mesaj gönderdik.
Bazen büyük hayallerin gerçekleşmesi çok tuhaf bir sadelikle başlıyor. Bir mesajla.
Takvimi uygundu. Hayatını ve programını buna göre düzenledi. Ve yıllardır bir ekranın arkasından, bir kasetin içinden, bir efsane gibi izlediğim Hanna Karttunen birkaç ay sonra İzmir’de, bizim dans salonumuzdaydı.
Bazı anların büyüklüğünü yaşarken tam anlayamıyorsunuz.
İlk karşılaştığımızda ona bir mektup verdim. O mektupta VHS kasetinden, o görüntülerin benim üzerimdeki etkisinden, ilk dans yıllarımdan, partnerimle nasıl çalıştığımdan söz ettim. Aslında yıllar sonra bir öğrencinin öğretmenine teşekkür etmesi gibiydi.
Çünkü insan bazen kendisine hiç ders vermemiş birinden de çok şey öğrenebilir.
Üç gün geçirdik birlikte.
Üç gün kısa bir zaman gibi görünür. Ama bazen bir insanı yıllarca uzaktan tanıdıktan sonra onunla geçirilen üç gün, zihninizde onlarca ayrı fotoğrafa dönüşüyor.
Onun öğrencilerimize yaklaşımını izledim. Öğrencilerimizin öğrenme biçimine nasıl baktığını, geleneğe verdiğimiz değeri ve aynı zamanda yenilik arayışımızı nasıl gördüğünü fark ettim. Dans eğitimindeki temel değerlere, Walter Laird mirasına ve yıllardır korumaya çalıştığımız akademik çizgiye gösterdiği hassasiyet benim için ayrıca anlamlıydı.
Sonra beklemediğim başka bir şey oldu.
Yıllarca sizin hayranlıkla sözünü ettiğiniz bir insan, bir süre sonra sizden söz etmeye başlıyor.
Bu duygu çok farklı.
Çünkü kupa kazanabilirsiniz. Madalya kazanabilirsiniz. Bir yarışmanın sonunda kürsüye çıkabilirsiniz. Bütün bunlar elbette değerlidir.
Ama bir zamanlar kendinize örnek aldığınız bir insanın, yıllar sonra sizin yaptığınız işi görüp “Burada güzel ve doğru bir şey yapılıyor” demesi başka bir yere dokunuyor.
Hanna, ziyaretinin ardından kendi sosyal medya hesabında okulumuzdan şu düşüncelerle söz etti:
Öğrencilerimizin kendilerine aktarılan bilgiyi benimserken yenilik yapmaya cesaret etmelerinden etkilendiğini; geleneğin ve eğlencenin aslında birlikte, çok güzel biçimde var olabileceğini yazdı. Dansçılarımızı, temel prensiplere sadık kalırken geleceğe cesurca dans etmeye yönlendirmesine duyduğumuz güven için teşekkür etti.
Ve okulumuzu “dancing home” —bir dans evi— olarak tarif etti.
Belki de bütün cümlelerin içinde en çok bu ifade kalbime dokundu.
Çünkü yıllardır kurmaya çalıştığımız yer yalnızca ders yapılan dört duvar değildi zaten.
Bir ev kurmaya çalışıyorduk.
Çocukların dansı öğrendiği ama aynı zamanda insan olmayı, emek vermeyi, birbirine saygı göstermeyi, gelenekten öğrenirken kendi sesini bulmayı deneyebildiği bir ev.
Hanna’nın bunu birkaç günün sonunda görebilmiş olması bizim için bir ödüldü.
Bir başka cümlesi de sohbetlerimizle ilgiliydi. Zamanımız olsaydı çok daha uzun sürebilecek konuşmalardan özellikle keyif aldığını söyledi.
Bu benim için ziyaretin en kıymetli taraflarından biriydi.
Çünkü zaman içinde Hanna’yı yalnızca dansçı olarak değil, insan olarak da tanımaya başladık.
Ben sanatçı kavramını hiçbir zaman yalnızca yaptığı sanatla sınırlı göremedim.
Yıllar önce Antonio Gades’i araştırırken de buna benzer bir his yaşamıştım. Gades’e duyduğum hayranlık yalnızca büyük bir flamenko sanatçısı olmasından kaynaklanmıyordu. Yaşadığı dönemde dünyaya, insanlara ve toplumsal meselelere karşı aldığı tavır, sanatçının gerektiğinde sanatının arkasına saklanmaması gerektiğini bana düşündürmüştü.
Sanatçı yalnızca güzel hareket eden insan değildir.
Sanatçı bazen yaşadığı çağın vicdanıdır.
Bugün dünya yeniden savaşlarla, ayrışmalarla, insanların birbirini kolayca ötekileştirdiği bir dönemden geçiyor. Savaş haberlerini yalnızca politik başlıklar olarak okumak bana hiçbir zaman mümkün gelmedi. Çünkü savaş dediğimiz şey önce insanın evine giriyor. Çocuğun hayatına giriyor. Bir annenin hayatına, bir öğrencinin hayatına, bir hayvanın, bir ağacın, bir şehrin hayatına giriyor.
Savaşın kaybedeni yalnızca insanlar da değil; yaşamın kendisi.
Hanna’nın bu konulardaki hassasiyetini, savaşın yıkıcılığına karşı tavrını ve insan hayatına verdiği değeri onu yakından tanıdıktan sonra daha iyi anladım.
Bir insanın düşüncesine uzaktan katılmak başka, onu tanıdıktan sonra bu düşüncenin hayatındaki karşılığını görmek başka.
Bu yüzden ona duyduğum saygı, bu üç günün sonunda yalnızca bir dans efsanesine duyulan hayranlığın ötesine geçti.
Bugün güzel bir gün.
Çünkü yıllar önce bir VHS kasetinde izlediğim kadın, bugün kendi hazırladığı fotoğraf ve videolarla bizim okulumuzdan, öğrencilerimizden ve burada kurmaya çalıştığımız dünyadan söz ediyor.
Hayat bazen insanın önüne çok ilginç daireler çiziyor.
Bir zamanlar onu izleyerek kendinizi yetiştiriyorsunuz.
Sonra onun gibi dansçıların yetişmesini hayal ettiğiniz öğrencileriniz oluyor.
Yıllar sonra o insan sizin salonunuza geliyor, öğrencilerinizle çalışıyor, sizinle uzun uzun konuşuyor.
Ve en sonunda size dönüp yaptığınız işi takdir ettiğini söylüyor.
İşte bazı başarıların madalyası yok.
Bazı başarıların kürsüsü de yok.
Ama insanın içinde çok daha uzun süre kalıyorlar.
Hanna Karttunen’in okulumuzdan ayrılırken bıraktığı şey yalnızca üç günlük bir eğitim değildi. Bize geçmişimizi yeniden hatırlattı, bugün yaptığımız işi başka bir gözle görmemizi sağladı ve geleceğe dair inancımızı güçlendirdi.
Belki de en değerlisi şuydu:
Yıllardır doğru olduğunu düşündüğümüz bir yolda yürürken, o yolu uzaktan bize göstermiş insanlardan biri geldi ve bir an için yanımızda yürüdü.
Sonra bize baktı.
Ve sanki şöyle dedi:
“Devam edin.”
Bazı günler insanın hayatında gerçekten bunun için vardır.
Arman ESEN
