Yaşam, insanı sürprizlerle örülü bir yolculuğun içine davet eder. Yollar değişir, zaman akar; fakat insanın içindeki arzu ve tutkular, sessiz ama kararlı bir şekilde varlığını sürdürür. İşte WDSF Anda Barut Collection Dance Cup, Alize Sekman Altay’ın dansa olan bu bitmeyen tutkusunun her yıl yeniden sahneye yansıyan en zarif halidir.

Bu yarışma, yalnızca bir etkinlik değil; bir hayalin sahneye taşınmış hali. Dansın birleştirici gücünü katılımcılarla buluştururken, aynı zamanda hem sporcular hem de izleyiciler için ilham veren bir atmosfer yaratıyor. Lüks bir otelin ev sahipliğinde, güçlü bir organizasyon yapısı ve sağlanan imkanlarla; çocukların da velilerin de kendilerini değerli hissettikleri bir ortam sunuluyor.

Bu atmosferin en dikkat çekici taraflarından biri ise yarışmanın akışı. Yarışmaların sabah 11.00 gibi başlaması, sporcuların dinlenmiş ve hazır bir şekilde sahneye çıkmasını sağlıyor. Günün yaklaşık 18.00 civarında tamamlanması ise organizasyonu bir maratona değil, gerçekten hissedilen ve yaşanan bir deneyime dönüştürüyor. Telaşın, koşturmanın ve bitmeyen kategori karmaşasının olmadığı; tek bir amaca odaklanan bir yarışma düzeni…

Oysa çoğu zaman farklı isimler altında üst üste eklenen kategorilerle uzayıp giden, sporcuları hem fiziksel hem zihinsel olarak yoran organizasyonlara alışmış durumdayız. Özel yarışmalar, tek danslar, çoklu danslar, klas yarışmaları, WDSF kategorileri derken bitmek bilmeyen günler… Bu yüzden bu yarışmada hissedilen sade ve odaklı yapı, aslında ne kadar özlediğimiz bir yaklaşım olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Burada sporcu, kendi yaş kategorisinde yarışmasına çıkıyor, performansını sergiliyor; ardından gün içinde kendine zaman ayırabiliyor. Yorulmuş bir bedenle başka kategorilere sürüklenmek yerine yarışmasını hissedebiliyor, sindirebiliyor. Sonrasında ise rahat bir ortamda konaklayıp huzur bulabiliyor. Bu, bir yarışmadan çok daha fazlası: iyi hissettiren bir deneyim.

Elbette her organizasyonda olduğu gibi eksikler ya da geliştirilmesi gereken noktalar olabilir. Ancak burada asıl belirleyici olan bakış açısı. Bu organizasyonu değerli kılan şey, ortaya konan niyet ve yaklaşım.

Takdir edilmesi gereken en önemli unsurlardan biri, bu denli ciddi ve profesyonel bir yarışmanın Türk sporcular için tamamen ücretsiz olması. Kayıt ücreti olmadan katılım sağlanabilmesi, dansa gönül veren herkes için önemli bir fırsat sunuyor. Otel bünyesinde gerçekleştiği için günlük hizmetlere yönelik bir ücret söz konusu olsa da, bu bedelin çoğu zaman bir WDSF yarışmasının kayıt ücretine denk olduğu düşünüldüğünde; sporcuların o günkü konforu, huzuru ve deneyimi açısından bu tercih daha anlamlı hale geliyor.

Bir diğer önemli nokta ise, organizasyonun WDSF vizyonuyla ilerlemesi ve bu alanda önemli isimlerin gösterdiği sahiplenme. Özellikle Marius-Andrei Balan ve Khrystyna Moshenska gibi geçmiş şampiyonların yarışmaya olan yaklaşımı dikkat çekiciydi. Yarışma adeta onların kendi organizasyonlarıymış gibi, her anına dahil oldular. Aralarda verdikleri destekler, dersler, sporcularla kurdukları iletişim ve sergiledikleri tutum; organizasyonun kalitesini bambaşka bir seviyeye taşıdı.

Tüm bunların ışığında, bu organizasyona gönül veren ve hayata geçiren Alize Sekman Altay’a; ayrıca bu yapının arka planında büyük bir destek sunan Halis Altay’a teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü bu sadece bir yarışma değil; doğru bakış açısıyla kurulan, değer üreten ve dansa gerçek anlamda hizmet eden bir yapı.

1 yorum

  1. EUROPE.NEWS:DÜNYA TÜRK HABER-WORLD TURKISH NEWS:WORLDPRESS

          Erdoğan'ı cezalandırmak Türk seçmen bu seçimle iki net mesaj verdi. Her şeyden önce, Türkiye Erdoğan'ın kibirli tavırlarından bıktı. AK Parti'ye ve özellikle de eski parti lideri Erdoğan'a (geçen Ağustos ayında oyların yaklaşık %52'sini alarak Türkiye'nin ilk halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı olmuştu) karşı artan bir hayal kırıklığı var. Popülaritesindeki düşüşü ne açıklıyor? 
    

    Erdoğan, basın ve ifade özgürlüğü gibi temel demokratik değerleri hiçe sayarak giderek daha otoriter bir tarz sergiledi. AK Parti’nin 2011 seçim zaferinden bu yana, düzenleyici kurumların bağımsızlığına sık sık saldırılar düzenledi. Bu yılki seçimlere giden süreçte Erdoğan, devlet kaynaklarını AK Parti için kampanya yapmak, devlet medyasında muhalefet partisi temsilcilerine yayın süresi vermemek ve her fırsatta muhalefeti eleştirmek suretiyle , cumhurbaşkanının parlamento seçimleri sırasında tarafsız kalmasını öngören Türkiye Anayasası’nı pervasızca ihlal etti . Son damla ise Erdoğan’ın, Türkiye’nin yaklaşık yetmiş yıllık parlamenter sistemini, güçler ayrılığının azaltıldığı bir başkanlık rejimine dönüştürme isteği oldu.

    Bu da bizi seçmenin ikinci açık mesajına getiriyor: Yargı, polis, devlet medyası kuruluşları ve merkez bankası da dahil olmak üzere ekonomik düzenleyici kurumlar gibi Türk kurumları, Erdoğan’ın zorbalığına karşı daha iyi bir duruş sergilemeli ve direnmeliydi.

    Türk seçmeninin de geçmişte zayıf olanı destekleme geleneği vardır. 2007’de ordu, siyasete müdahale etmeye ve dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını engellemeye çalıştı. Hükümet erken seçim çağrısında bulundu ve oy oranı %34’ten %47’ye yükseldi; bu artış kısmen ordunun müdahalesine bağlanabilir. Buna benzer bir şekilde, seçmen bugün HDP’yi zayıf taraf olarak görüyor gibi görünüyor. Erdoğan’ın HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’a karşı kullandığı agresif dil ve seçimden iki gün önce iki kişinin ölümüne ve 100’den fazla HDP destekçisinin yaralanmasına yol açan patlamaya verdiği duyarsız tepki , HDP lehine sempati uyandırmış gibi görünüyor. Seçmenler 2007’de ordunun kibrini cezalandırdığı gibi, Erdoğan da şimdi egoistliği nedeniyle büyük bir cezayla karşı karşıya kalıyor.

    HDP’nin kapsayıcı ve liberal gündemi, birçok liberal Türk için de cazip geliyor. Kürt sorunu partinin odak noktası olmaya devam ederken, HDP “mevcut hükümetten ve muhalefet partilerinden bıkmış, yeterince temsil edilmeyen kitlelerin ülke çapında savunucusu” olma arzusunu dile getirdi . Bu nedenle, HDP seçim listelerinde LGBT bireyler için %10, kadınlar için ise %50 kota uyguluyor. Bu son derece umut verici, çünkü HDP’nin etnik kimlik politikalarının ötesine geçen bir parti olduğunu gösteriyor. Bu, Ortadoğu’nun kimlik ve din politikalarıyla parçalandığı bir dönemde Türk demokrasisine yapılacak en önemli katkı olabilir.

    Ancak seçmenlerin %40’ının AK Parti’ye oy verdiğini ve bu sayede partinin parlamentoda en fazla sandalyeye sahip olduğunu hatırlamak önemlidir. Mevcut parlamento yapısı -AK Parti’nin 258, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 132, Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) 81 ve HDP’nin 79 sandalyesi- AK Parti’yi ya dış destekle azınlık hükümeti kurmaya ya da koalisyon oluşturmaya zorlayacaktır.

    Her iki senaryo da uzlaşmayı gerektiriyor; bu da Erdoğan ve AK Parti’nin özellikle göz ardı etmeye çalıştığı siyasetin temel unsurudur. Koalisyon siyaseti ayrıca AK Parti’yi kutuplaştırıcı söylem kullanmak yerine, destek toplamak için somut ve etkili politikalar uygulamaya yeniden odaklanmaya zorlayacaktır.

    Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından yaptığı konuşmada Başbakan Davutoğlu, “ milli iradenin ” ifade edildiğini vurguladı. Bu, Türk siyasetinde çok eksik olan bir şeyin başlangıcına işaret edebilir: Demokratik değerlere ve iyi düzenlenmiş, açık piyasa ekonomisine dayalı, hem muhafazakâr laiklere hem de genç liberallere hitap edebilecek net bir vizyona sahip bir siyasi parti. Böyle bir parti, ya AK Parti’nin tamamen dönüşümüyle ya da bireysel politikacıların kendi parti saflarından ayrılarak yeni bir parti altında birleşmesiyle ortaya çıkabilir. Erken seçim olasılığı da bu süreci hızlandırabilir.Bir taşla iki kuş. Pazar günü yapılan ve %86,63 katılım oranına ulaşan seçimler, Türkiye’nin demokratik geleceği konusunda nadir görülen bir iyimserliğe olanak tanıyor. Seçmenler liberal bir düzene olan bağlılıklarını göstererek iki kuşu bir taşla vurdular: Türk demokrasisine yönelik en büyük tehdidi (Erdoğan yönetimindeki başkanlık rejimi) ortadan kaldırırken, aynı zamanda parlamentoda daha fazla çeşitliliği de teşvik ettiler (HDP’nin barajı geçmesiyle). Halk ayrıca AK Parti’ye ikinci bir şans vererek, bir zamanlar seçim popülaritesine ve uluslararası prestije yol açan AB üyeliği hedefleriyle desteklenen ekonomik ve siyasi reform politikalarını yeniden gözden geçirmesini istedi. Ancak Erdoğan ve AK Parti bu çağrıya kulak verecek mi? Büyük zorluklar devam ediyor ve yeni parlamentonun AK Parti’nin son dönemdeki iktidarının sonuçlarını, yani gerileyen ekonomiyi, başarısız dış politikayı ve zayıflayan kurumları nasıl ele alacağı merak konusu olacak.

    Beğen

Yorum bırakın