Prag’da gerçekleşen Sola Latin Gençler Avrupa Şampiyonası, benim için yalnızca bir yarışma deneyimi değildi. İlk kez ziyaret ettiğim bu güzel şehir, başlı başına ayrı bir hikâyeydi. Fakat bu yazıda anlatmak istediğim şey, yarışmanın sonucu ya da pistteki performanslardan çok daha başka bir noktaya temas ediyor.

Yarışma günü sabahın erken saatlerinde başladı. Saçlar yapıldı, makyajlar tamamlandı, kostümler hazırlandı. Dansçılar gün boyunca yoğun bir rekabetin içinde turlarını bekledi. On bir, on iki heat süren uzun bir yarışma akışı; heyecan, yorgunluk, konsantrasyon, stres ve umutla birlikte akşam saatlerine kadar devam etti.

Böylesine uzun bir günün sonunda ise beni en çok düşündüren şey pistte gördüklerim değil, pistin dışında geride kalan görüntü oldu.

Dansçılara ve antrenörlere ayrılan alan, yarışma bittikten sonra adeta terk edilmiş gibiydi. Yerde bırakılmış su şişeleri, kâğıt parçaları, ambalajlar, kişisel eşyalar ve hatta yarışma numaraları… O an bir kez daha fark ettim ki bir dansçıyı yalnızca sahnedeki tekniği, dönüşü, ayak çalışması, müzik kullanımı ya da aldığı derece tanımlamaz. Bir dansçıyı, arkasında bıraktığı iz de tanımlar.

Biz öğrencilerimizi yetiştirirken yalnızca iyi dans etmelerini istemiyoruz. Onların karakterli, duyarlı, saygılı, sorumluluk sahibi ve bulundukları ortama değer katan bireyler olmalarını da en az teknik gelişimleri kadar önemsiyoruz. Çünkü dans, sadece bedenle yapılan bir sanat ya da spor değildir. Dans aynı zamanda bir duruş, bir kültür ve bir yaşam terbiyesidir.

Bir yarışma salonuna girdiğimizde yalnızca kendimizi temsil etmeyiz. Kulübümüzü, ülkemizi, ailemizi, öğretmenlerimizi ve bize verilen emeği de temsil ederiz. Bu temsil sadece piste çıktığımız birkaç dakikayla sınırlı değildir. Oturduğumuz yeri nasıl bıraktığımız, kullandığımız alana nasıl davrandığımız, başkalarının emeğine ne kadar saygı gösterdiğimiz de bu temsilin bir parçasıdır.

Gerçek sporcu kültürü, yalnızca kazanmayı istemekle oluşmaz. Kaybettiğinde saygılı kalabilmek, kazandığında mütevazı durabilmek, sıra beklerken başkasına alan tanımak, yarışma sonunda kendi arkasını toplayabilmek ve bulunduğu ortamı geldiğinden daha kötü bırakmamaktır.

Çocuklarımıza öğretmemiz gereken şeylerden biri de budur: Sahne ışıkları söndüğünde de dansçılığımız devam eder.

Çünkü gerçek zarafet yalnızca müzik başladığında değil, müzik sustuğunda da kendini belli eder. Gerçek dansçı, sadece pistte nasıl göründüğüyle değil, pistten ayrıldıktan sonra geride nasıl bir iz bıraktığıyla da hatırlanır.

Arman ESEN

Yorum bırakın